Atölye Çalışması

Yöneten:
Beliz Kudat
Yeşim Cimcoz

Buluşma Tarihleri:
Ekim 2016 itibariyle her ayın son Cuma günü

Buluşma Saati:
10:00 - 16:00

Buluşma Yeri:
Her ay belirlenen bir mekanda, sonra İstanbul sokaklarında, insanlarında, ruhunda.

devamı...

Eskiyi Arayanlar İçin

Eski İstanbulu Yazıyorum çalışmalarının gittiğine üzülenler, keşke eskisi gibi kalsaydı diyenler, sadece amatör kalmayı isteyen, sadece içinden geldiği gibi yazmak isteyenler... sizi unutmadık! Biz ayrıca hala yılda en az iki defa İstanbul'un bir semtine gideceğiz. Hatta bazılarınızın çok istediği gibi bir hafta sonu gezisi bile düşünüyoruz. Bu gezilerimiz tam eski İstanbul'u Yazıyorum tadında olacak. Tek şartımız yazmanız. Katılım yine ücretsiz olacak, yeme içme sizden olacak. Yazılarınız yine yayınlanacak, yine beraber yazıp okuyacağız. Sadece yılda iki defa olacak. :) Buradan tarihler hakkında duyuruları takip etmeyi ihmal etmeyin.

Anasayfa 2010-2016 Dönemleri Ayasofya Tılsımlı Adam

Yağmur deli gibi yağıyordu. İyice ıslanmıştı. Yürüdüğü yolun karanlık olması nedeniyle, ayakları birbirine dolanıyordu. Henüz tan yeri ağarmamıştı. Yağmurun şiddetinden önünü göremeyince ürktü. Kılıcı ve dikenli kalkanı elindeydi. Sırtında asılı okları ve yayı yedek silahıydı. Eliyle saçlarını toplamak için kılıcı duvara dayadı. Islanan uzun siyah saçları, bağladığı halde açılmıştı. Önce kukuleta şeklindeki şapkasını çıkardı saçlarını topladı ve tekrar bağladı. Şapkasını başına yerleştirdi. Saçı sakalı tıraşsız, kaba görünümü dikkat çekiciydi. Heybetli görüntüsüyle uyuşmayan;  Aşkı söz konusu olunca uysal bir adam olmasıydı. İçinde fırtınalar kopartıyordu aşkı için, kimseye görünmeden hızla ilerledi. Geniş yüzünde, iri yeşil gözlerindeki hareler aşk acısı çektiğini belli ediyordu.

Delikanlının, hüzünlü kalbi aşk ile doluydu. Bu aşk onu soğuk ıslak,  karanlık yollara düşürmüştü. Sevdası onu çılgına çevirmişti. Hipodromdaki hızlı yürüyüşünün asıl sebebi, yüreğindeki sızıydı. Kafasının içindeki sorulara cevap bulabilmesi için ilerlemeliydi. Hipodromun güneyindeki dar sokakta bulunan mekâna yaklaştığını düşününce, heyecanı artıyordu. Çıkmaz sokağın sonunda Bizanssın savaş toplarının imal edildiği Haddehanenin kapısından içeriye adımını atarken, kendisiyle cebelleşiyordu.

Gece askerlerin nöbet tuttuğu bahçeye, karanlıkta sessizce süzüldü. Biraz tedirgin, yavaş temkinli birkaç adım attı. Bahçenin en kuytu yerindeydi.

Bahçenin en karanlık noktasından denize doğru baktı, baktığı an, alçalmaya başladığı hissine kapıldı. Durdu. Bakışları donuklaştı, yüzü ciddi bir hal aldı. Gece deniz manzarasını muhteşem buldu,“İçimdeki aşktan, belki de” Diye düşündü. 
-“sevgilim. Patara” diye inledi.
Uzakta deniz üzerinde, yağmur damlaları rüzgârla karışarak sis bulutu oluşturuyordu. Sis bulutu ve yağmur sanki ona yardım ediyordu. Saray askerlerine görünmede sevgilisini bulmak ona yalvarıp, yakarmak aşkını anlatmak için zaman kısalıyordu.

Henüz sabahın ilk ışıkları yeryüzüne yansımaya başlamıştı, Ama şiddetli yağmur, havanın ışımasına müsaade etmiyordu sanki.
Adam, hayatında bir mucize istiyordu. Bir tılsım.
- “Bir büyücü olmak isterdim.” diye mırıldandı.

Bizans İmparatorluğu farklı zamanlarda kötülüklerden, salgın hastalıklardan korunmak için tılsımlı olduğu düşünülen anıtları yapmışlardı. Kendi gibi savaşçı arkadaşları, anıtlardan esinlenip; onun tüm işlerin üstesinden gelmesi, hızlı ve çevik olmasından dolayı, ona “tılsımlı” lakabını takmışlardı.
Tarih sahnesinde yerini almak için acele etmeliydi. Justinyen’in kullandığı gizli geçite, kimseye görünmeden girdi.  Dehlizde ilerlerken şövalyelere görünmemek için, görünmez adam olmalıydı. İmparatorun adamlarını atlatmalıydı. Ürkek ve içi kuşku dolu, dehlizde yürüdü.
-“ aşkım için, dünyanın çarkını tersine döndürsem.” Diye içinden geçirdi.
Bu düşünceyle erimek, kaybolmak istedi, Tılsımlı adam.

İmparatorun kullandığı gizli geçitte ilerlerken geçitin her dar kıvrımına, konulan meşalelerdeki, alevin ışıltısı, mozaiklere çarpıyor renk cümbüşü yaratıyordu.

Gözleri, alevin ışıltısın da kamaştı. Gözlerini yumdu, biraz soluklanmak için durdu. Soluğunda küf rutubet kokusunu hissetti. Bu kokulara toz kokusu karıştı. Yol almalıydı, tekrar hızla yürümeye başladı.

Karanlık ve daracık dehlizlerde ilerlerken, imparator Jüstiyen’in ihtişamlı sarayının denize inen basamakları karşısında beliriverdi. Şaşkın, ne yapacağını bilemez bir halde adımları bir ileri bir geri giderek bocaladı. Dar kemerli, mermer sütunlu ve boyu ancak bir insan boyu kadar olan gizli geçitte yolunu değiştirdi.

Ağ gibi örülmüş yolların kesişmesiyle, hangi yola gideceğini bilemez haldeydi. Bir anlık tereddüt yolunu kaybetmesine sebep oldu. Karanlık dehlizlerden birinin ucunda ışık görüp ürkerek o tarafa yöneldi. Aydınlığa yakınlaştığı noktada, antik kentin denize burun oluşturduğu kayalık saray burnuna çıkmıştı bile. Boğazın vahşi görüntüsü karşısında ürperdi. Koşarak geri dönüp, kemerli kapıdan korkusuzca geçti.

Nihayet Patrikhanenin merdivenlerine tırmanıyordu. Basamakları çevik adımlarla tedirgin çıkarken, dik duruşundaki vakar, görenleri şaşırtırdı.Dev görünüşlü Ayasofya’nın içindeki ilk adımında Katedralin görkemli kubbesinin etkisine yine girmişti. Ayasofya’ya ulaşmak için dehlizleri geçmişti. Heyecanını bastırmaya çalışarak, Alçak sesle,”Nihayet” “ İlahi güç beni buraya getirdi” dedi.
Kilisenin huzurunu üzerinde hissettiği an sakinleşmeye başladı. Ayasofya’daki ayine birçok kereler katılmıştı. Üst kattan, alt kata aşağıya inmek için kuzey köşeye doğru şaşkın adımlarla ilerken; taş duvarlardaki altın yazmalardan ve motiflerinden her zaman olduğu gibi gözünü alamadı.
Dünyanın en büyük katedralinin içindeydi. Şaşkındı, “Başardım” diye düşünürken üstünü başını elleriyle yokladı, vücudunun gerçekliğini hissetti.

Düş görmüyorum diye çığlık atacaktı ki,  dilek taşına başını dayamış Jüstinyen’i görünce irkildi. Geri adım atarak eliyle ağzını kapatıp sustu.

Güneş yükselmiş, antik kent aydınlanmıştı. Katedralin içi iyice seçilir olmuştu. Katedral nikâh için hazırdı. Konuklar için; halılar serilmiş, oturum yerleri konulmuş. Papazın kürsüsü hazırlanmış ve çiçekler yerleştirilmişti.

Onun papazla konuştuğunu gördü. Sevdiceğine görüce, içi bir kez daha ulaşamamanın üzüntüsü ile hüzün kapladı.  Onun yanında olmalıydı. Birlikte sormalıydılar, papaza nikâh ayini için hazırlıkları. Oysa yanın da ferjo vardı.

Jüstiyen’in kızı Patara’ya görür görmez âşık olmuştu. İmparatorun, Ayasofya’da halka açık yaptığı bir vaftiz töreninde saray şövalyesiyle,  bahisse girmiş ve oklarını tam hedef atınca, kazanmış, sevgili Patara ile tanışmıştı. Tanışma, bahsi kazanmanın ödülü olmuştu onun için.    Karşılıksız aşktı onunki. Sevgilisi, Ayasofya kilisesinde patriğin yapacağı ayin ile saray asilzadelerinden şövalye ferjo ile evlenecekti.

Ayasofya’nın büyüsü içinde kafasındaki düşüncelerle kımıldamadan duruyordu. Jüstinyen ise hayranlıkla, düşlerindeki Ayasofya’yı seyrediyordu. Jüstinyen’in rüyası gerçek olmuştu.
Hayallerinin aşkını, yaşadığı sürece bırakmayacağını bildiği için dilek taşına bir an evvel sihir bozulmadan ulaşmalıydı. Arkadaşlarıyla birçok kereler gelip mermer sütunun gücünü denemişti.
Kuşların kanat çırpma sesleriyle irkilerek kendine geldiği zaman,  soylu biri olmadığını hatırladı.  Düşlerinin peşinden koşmuş fakat rüyası bitmiş miydi?
-“Ya benim rüyam?” diye fısıltıyla konuştu.
Patara’nın ilgisini üzerine çekmeliydi. Karşılıksız aşktı onun ki, her zaman kalbi hüzünle kaplanmıştı.

Düşlerinde çizdiği resmin içinde kendini bulmak isteyen “Tılsımlı adam” ; lakabına rağmen hayatında kendisiyle ilgili hiçbir tılsıma şahit olmadığını düşünerek umutsuzlaştı. Umudunu yitirmemeliydi. Hemen silkindi, Jüstinyen’in orda olduğuna aldırmadan dilek sütununa yöneldi. Fark edilmeden Ayasofya’ya ulaşmıştı ya, şimdide Başarmalıydı. Çelişkiler içinde kıvranıyordu.
Dilek sütununa parmaklarını dokundurmalıydı. Ayasofya’dakilerin şaşkın bakışlarına aldırış etmeden hamle yaptı.  Sütunla parmakları buluştuğu anda büyük gürültü çıkararak yere yuvarlandı, Tılsımlı adam.

“Her şeyi biranda değiştirecek doğaüstü bir gücüm olsaydı, bu gücü Patara’ya sahip olmak için son zerresine dek kullanırdım.” Diye mırıldandı.
Kısacık rüyasının son sözleriydi bunlar.
Jüstinyen’in koruması, şövalyenin kılıcı, onun sırtından vurmuştu.

12.12.2011
Güner Özmel Başaytaç

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Son Ekleneler...