Yeni Dönem 2012-2013

Bu yeni dönemde yine İstanbul'u yazıyoruz ama biraz farklıyız...

Bu sefer İstanbul'a fotoğraf makinelerimizle açılıyoruz...
Büyüyor çoğalıyor, resmediyor...sonra yazıyoruz...haydi katılın bize.
Bilgi için TIKLAYIN

Giriş Formu

Anasayfa İstanbul'u Yaşıyorum Aralık 2011 Bir Akşamüstü İstanbul'a Kar Yağmış

Vapurun içi tıklım tıklım doluydu. Oturacak yer değildi insanların istediği, sadece kendilerini sağ salim karşı kıyıya atabilmekti. Geminin koca koca dalgalar üzerinde bir oyuncak gibi sallana sallana yol alması yolcuları perişan etmişti. Kusmuk kokusu kaçınılmazdı.  Yüksek sesle edilen dualar çocukların yaygaralarına karışıyor, her kafadan bir ses çıkıyordu. Kimi geri dönmekten yanaydı, kimi de ne olursa olsun yola devam etmekten. Kadıköy iskelesinden ayrılalı neredeyse elli dakika olmasına rağmen henüz Beşiktaş’ a yanaşamamışlardı.

Orta yaşlı iyi giyimli bir kadın sıkışarak oturduğu nemli deri koltuğa adeta yapışmış, ıslanmış eldivenleriyle sımsıkı tuttuğu cep telefonuna sinyal gelmesini bekliyordu. Bir yandan da  buğulu camdan dışarısını görebilmek için boşu boşuna çaba sarf ediyordu. Saatlerdir telefonla iletişim kurulamıyordu. Çocuklarına ve kocasına ulaşamıyor olması onu her şeyden çok geriyordu. Aslında şanslı sayılırdı çünkü onu deniz tutmazdı. Er veya geç karaya varacaklarına inanıyor, sükûnetini korumaya çalışıyordu.

Kocasıyla en son hastaneden çıkarken konuşmuştu. O sırada kar henüz başlamış, fırtına bu kadar azmamıştı. Saat daha beş bile değil, kar iyice bastırmadan evde olurum, aman sen de geç kalmadan yola çık, demişti. İkisi de aslında hava şartlarından çok hastanede yatmakta olan kuzenlerini düşünüyorlardı.

Bu gün için işyerinden güçlükle izin almış, sabahın ilk ışıklarıyla beraber taksiye atladığı gibi hastaneye nöbet değişimine gelmişti. Gökyüzü bulutlarla kaplıydı. Yağmur çiseliyordu. Hastanın başına geldiğinde onu dünyadan habersiz yatar bulmuştu. Hemşire dün geceden beri burundan mamayla beslenmeye başladıklarını haber verdi ve mamayı nasıl uygulaması gerektiğini kabaca anlattı. Malum, bu da sigorta hastanelerinde hasta yakınlarının işlerinden biriydi. Bu gece orada kalacak,  sabah erkenden nöbeti devredip işe yollanacaktı. Sabahleyin Göztepe’den Sarıyer’e kaç saatte gidebilecekse?

Hasta zorlukla nefes alıyor, arada bir bilinçsizce ama sert hareketlerle bacaklarını kaldırıp indiriyordu. Onun yataktan dışarı kaykılan ayağını sevgiyle okşayarak yerine yerleştirdi. Hemşire ayaklarını yatağa bağlamak istemişse de engel olmuştu. Ani bir şeker komasıyla gencecik yaşında bu hale gelen kadıncağızın zaten hayata dönüp dönemeyeceği belli değildi.  Bir de bu kadar eziyet çekmesini reva görmemişti. Ziyaret saatinde dışarıdan gelenler havada kar kokusu olduğunu söylemişlerdi. Gerçekten de çok geçmeden yağmur damlaları buza ve sonra da kar tanelerine dönüşmüşlerdi. Neyse ki yakınlarda oturan bir diğer kuzen gelmiş, onu eve dönmeye ikna etmişti.

Saat dört sularıydı, bir bebek gibi beslediği hastayı gözü arkada kalarak bırakıp hastaneden çıkmıştı. Kadıköy minibüsüne atladığında kar taneleri iyice büyümüş, rüzgar da  bir hayli kuvvetlenmişti. Beş gibi vapura binse en geç yedide Etiler’ de olacağını hesaplamıştı ama evdeki hesap çarşıya uymamıştı. Kadıköy’e varana kadar hava çoktan kararmış, tipi bastırmıştı. Minibüs yolcularını Kadıköy’ e varamadan indirmiş, herkes yürüyerek yoluna devam etmek zorunda kalmıştı. Bata çıka geldiği iskelede ki izdiham yetmez gibi, telefonlar da çekmiyordu.  Dalgalar iskeleyi dövüyor, Beşiktaş’tan gelecek vapuru bekleyenlerin umudunu kırıyordu. En sonunda vapur gelmiş ve bin bir güçlükle iskelede bağlı olan bir başka gemiye yanaşarak yolcularını indirmeyi başarmıştı. Yapılan anons üzerine yolcular iskeledeki memurların ve işçilerin yardımıyla bir vapurdan diğerine geçirilmişlerdi. Kaptan bir süre tereddüt ettiyse de sonunda kelle koltukta yola çıkmıştı.

Hiç bitmeyecekmiş gibi geçen heyecanlı yolculuktan sonra, şimdi de Beşiktaş İskelesi’ne yanaşabilmek için yardım bekliyordu. Allah’tan iki kurtarma motoru halat atarak gemiyi iskeleye yanaştırınca yolcular da kaptan da rahat bir nefes aldılar.

Tam bir saattir ıslak üstü başıyla oturduğu kanepeden kalktı, sabırsız kalabalığın arasına daldı. Perişan yolcularla beraber, kendilerini bekleyen sürprizlerden habersiz gemiden indiler. Karaya ayak basanlar bir yandan tipinin, diğer yandan da fırtınanın şiddetiyle uçmamak için birbirlerine tutunuyorlardı. Yerler çok ıslak ve kaygandı. Saat yediyi çoktan geçmişti.  İskelenin içine sığındı, ve tekrar telefonunu denedi. Nihayet çocuklara ulaşbildi. Beşiktaş’ta olduğunu telaş etmemelerini söyledi. Tam babanızı da haber verin, diyecekti ki, şiddetli bir şimşek ortalığı gündüz gibi aydınlattı ve ardından korkunç bir gök gürültüsü ile olduğu yere çakılı kaldı. Elektrikli havalar çocukluğundan beri en korktuğu şeydi. Biraz sonra iskeleden çıktı, rüzgara yüzünü dönerek yürümek zorundaydı. Rüzgar ve soğuk zaten sırılsıklam olmuş ayaklarını yerden kesiyor, kardan önünü göremiyor, bir yerlere tutunma ihtiyacı duyuyordu. Yüzünü kaşkoluyla korumaya çalışsa da kar tanelerini içeriye sızacak bir yer buluyorlar, çarptıkları yeri acıtıyorlardı. Ara, ara sokak lambalarının direklerine tutunup dinlenerek otobüs durağına doğru yürürken biraz öncekinden daha güçlü bir ışıkla ortalık aydınlandı, tam meydandaki elektrik direklerinden birinden çıkan kıvılcımlar ortalığa saçıldı. İnsanlar bağrışmaya başladılar ve o anda her yer karanlığa gömüldü. Rüzgarın yerinden söktüğü irili ufaklı reklam tabelaları oradan oraya yuvarlanıyor, insanların yürüyüşünü daha da zorlaştırıyordu.

Durağa vardığında, kıyamet dedikleri bu olsa gerek diye aklından geçirdi. Birazdan ilk gelen boğaz otobüsüne balık istifi gibi girenlerin arasındaydı. Telefonu ısrarla çalıyordu ama sıkışıklıktan elini cebine uzatması mümkün değildi. Çok şükür sahil yolu fazla kar tutmadığı için daha tenhaydı. Yarım saat sonra Bebek’e vardılar. Kendisini otobüsten aşağı attı. Derin bir nefes aldı. Bu beklenmeyen zor yolculuktan yorgun düşmüştü. Bir süre Etiler yokuşunun dibindeki kuruyemişçiye sığındı. Dükkan sahibi taksi bulma konusunda pek ümitlenmemesini, epeydir kimsenin Etiler yokuşunu çıkamadığını söyledi. Haklıydı. Taksiler hep dolu geçiyor, boş olanlar da yukarı çıkmayı göze alamıyordu.  Kaşkolunu ve nemli eldivenlerini az evvel parkın orada gördüğü bir zavallı bir kadıncağıza vermiş, bolca hayır dua almıştı ama şimdi işi zordu.  Bu havada açık başla yokuşu yürüyerek çıkmak pek akıl karı olmayacaktı. Biraz daha beklemeye karar verdiği sırada şu hummer denenlere benzeyen bir cip önünde durdu Şansı yaver gitmişti. Siyahi bir delikanlı arabanın kapısını açıp, yarı Türkçe yarı İngilizce kendisini arabaya buyur etti. Hiç nazlanmadan kendisini arabaya attı. Üzerinde sadece bir şort ve t-shirt olan delikanlıya hayret ve minnetle bakıyordu. Meğer, genç adam basketbol takımlarından birinin oyuncusuymuş ve antrenmandan dönüyormuş..

Etiler’e vardıklarında teşekkür ederek arabadan indi, eve varmak için on dakika daha yürümesi gerekiyordu ama bu süre ona bir dakika gibi geldi.

Dakikalar sonra eşi ve çocuklarıyla sıcacık pencerenin kenarında oturup yağan karı seyrederken, hastanede bıraktığı hastası ve bu akşam onun kadar şanslı olmayan İstanbullular’ a dua ediyordu.

 

Yorumlar  

 
0 #1 yeso 11-01-2012 23:15
Çok sevdim. Üşüdüm, yanaklarım yandı, hırpalanmış olsa da binaların arasına sıkıştırılsa da hep güçlü kalan doğa ile boğuştum...eve geldim ısındım. İnsan bunu okuyunca hiç birşey önemli değil yeterki sıcak evlerimiz olsun diyor.
Alıntı
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile