Atölye Çalışması

Yöneten:
Beliz Kudat
Yeşim Cimcoz

Buluşma Tarihleri:
Ekim 2016 itibariyle her ayın son Cuma günü

Buluşma Saati:
10:00 - 16:00

Buluşma Yeri:
Her ay belirlenen bir mekanda, sonra İstanbul sokaklarında, insanlarında, ruhunda.

devamı...

Eskiyi Arayanlar İçin

Eski İstanbulu Yazıyorum çalışmalarının gittiğine üzülenler, keşke eskisi gibi kalsaydı diyenler, sadece amatör kalmayı isteyen, sadece içinden geldiği gibi yazmak isteyenler... sizi unutmadık! Biz ayrıca hala yılda en az iki defa İstanbul'un bir semtine gideceğiz. Hatta bazılarınızın çok istediği gibi bir hafta sonu gezisi bile düşünüyoruz. Bu gezilerimiz tam eski İstanbul'u Yazıyorum tadında olacak. Tek şartımız yazmanız. Katılım yine ücretsiz olacak, yeme içme sizden olacak. Yazılarınız yine yayınlanacak, yine beraber yazıp okuyacağız. Sadece yılda iki defa olacak. :) Buradan tarihler hakkında duyuruları takip etmeyi ihmal etmeyin.

Anasayfa 2010-2016 Dönemleri Ayasofya Ağlayan Sütun

Aylin sahip olduğu son 100 Liraya baktı. Evde paranın unutulmuş olabileceği her köşeyi ararken, montunun sağ cebinde, kırışmış ve köşeye sıkıştırılmış bulmuştu onu. Masaya koydu, elleriyle kırışıkları düzeltmeye çalıştı, biraz çayından içip derin bir iç çekti. Kötü bir ay geçirmiş, sadece 3 tercüme geçmişti eline. Her aklına geldiğinde içine taş gibi bir ağırlık çökse de, Ceyda’nın önerdiği o Genel Müdür Asistanlığını bile düşünür olmuştu. Düşünceleri üzerinden atmak istercesine omuzlarını silkip saatine baktı. Tam yarım saati kalmıştı hazırlanmak için. Dolmuşa biner, vapurla geçer ve tramvayı yakalarsa en geç bir saate orada olur, hem de fazla para harcamamış olurdu. Kalktı odasına yürüdü.

***

“Zehra, bugünkü randevuların hepsini iptal et”
Cihan önündeki ekrana bir daha baktı. Sadece kadınların resmi vardı. Bu delilik dedi kendi kendine. Ama baktığı internet sitesinde onu içine çeken birşeyler vardır. 1 Kasım Aya Sofya’dayız. Gelin bizimle bu büyülü mekanda yazın... diyordu.
“Cihan bey, inşaatın başlaması için Kenan bey’den randevu almak zor oluyor biliyorsunuz. Ancak almıştık bunu.”
“Benim hatırlatmalara ihtiyacım yok şu anda. İptal et lüften.” dedi ve telefonu kapattı. Derin bir nefes aldı, iç çekti ve nasıl olur da kendisi yani Cihan Karadağlı gibi bir adam böyle bir günde bir sürü kadınla yazmak için kalkıp şehrin öbür ucuna gitmek adına tüm randevularını iptal edebiliyordu anlayamadı. Duş alıp hazırlanmak üzere ayağa kalktı.

***

Yine ateşli geçen sevişmelerinin sonrasında Teodora Justinyene yaklaştı, yan döndü “Sanırım hepsini sildin sonunda hayatım” dedi. Güzeldi, dikkat çekerdi. Justinyenle tanışmadan önce sahnede yer almış, tutkulu, ateşli bir kadındı ve kocasıyla belki de en büyük ortak noktaları güce karşı duydukları inanılmaz açlıktı. Halkın dikkati ne zaman yeni bir aktrise kaysa kısa bir süre sonra o kişi bir daha görünmez, gözler tekrar Teodoraya çevrilirdi. Bazıları her ne kadar ‘kayboluşların’ içinde Teodoranın da parmağı olduğu görüşünde olsalar da asla bunu dile gitiremezlerdi. Acımasız bir kadındı Teodora.

Justinyen tavana bakmaya devam etti ve gülümsedi “sanırım öyle” dedi sonra da “Kanunlar çok açık bu konuda” dedi. Teodora kocasının çıplak bedenine usulca tırmandı, saçları göğüsüne döküldü. “Medusa?” diye sordu. Söz konusu olan Teodora olunca Justinyen hiç doymuyordu. Bir daha istedi karısını. Onu kendine çekti, elini belinin çukuruna hafifçe bastırdı, sıcaklığını kendi bedeninde hissetti, diğer eliyle saçlarını yüzünden geriye taradı. “Halledildi aşkım” dedi ve sertçe dudaklarından öptü. Teodora kafasını geriye çekip gülümsedi. “Sarnıçta? Hani konuştuğumuz gibi?” diye sordu. Justinyen kahkaha attı. “Evet! Yeter Teodora..Paganları konuşmak istemiyorum artık! Hatta hiç konuşmak istemiyorum” dedi ve Teodorayı bir daha sertçe kendine çekti.

***

Cihan iri bir adamdı. Uzun saçlarını bugün açık bırakmıştı. Kazağı, geniş omuzlarının üzerinden aşağıya dökülürken, içindeki adama dair sırlar veriyordu. Cihan ilk defa girdiği mekanlarda neredeyse istisnasız şu anda yarattığı etkiyi yaratıyordu. Ancak bu sefer karşısında oturan bu kadınların yüzünde bir de şaşkınlık ifadesi vardı.

“Umarım aranıza erkek alıyorsunuzdur?” dedi, elleri cebinde yüzünde sıcak bir gülümsemeyle. Utangaç bir adam değildi Cihan, özellikle de kadınlara gelince.

Kimsenin yanıt vermediği, kımıldamadığı bir kaç saniyenin sonunda birden kadınların hepsi sanki aynı anda ayaklanıp, tek bir ağızdan konuşmaya başlamışlardı. Sandalyeler itildi, çekildi. “sen şöyle kay” “yok sen değil sen” “Oradan değil, buraya” sözleri arasında Cihan’ın kadınlara özgü olduğunu bildiği bir kargaşanın sonunda herşey düzene girmiş, kendine bir yer açılmıştı. Kadınlardan biri ona dönüp “Oturun” dedi. Cihan oturdu.

Gezilerine erkek yazarın pek gelmediği grup merakla sorular yağdırdı Cihan’a
“Ne iş yapıyorsunuz?” dedi kadınlardan ufak tefek biri.
“Mimarım”
Birden arkalardaki kadınlardan biri sandalyesini biraz öne çekti...Cihan’a keskin bakışlarını çevirip “Yoksa? Olamaz! Siz o musunuz?”dedi. Diğer kadınlar bir Cihan’a bir arkadaşlarına bakıyor durumu algılamaya çalışıyorlardı.
Cihan gülümsedi.
“Cihan Karadağlı!” dedi kadın sesinde unuttuğu birşeyleri hatırlamış insanların heyecanı ile.
Cihan, bu tepkilere alışık bir tavırla “Ta kendisi” dedi.
Kadınların çoğu dönüp ona baktı, bir kısmı ise arkadaşlarına Cihan Karadağın kim olduğunu soruyordu.

“Türkiye’nin yurtdışı ödülü alan tek mimarı tabii ki” dedi kadın. Ve o anda hepsinin aklından aynı soru geçti.
“Aya Sofya” dedi Cihan o sorulmayan soruyu yanıtlarcasına. “Onun benim üzerimde büyüleyici bir etkisi var. Her fırsatta onu görmeye gelirim. Dolaşırım koridorlarında, avlusunda. Bazen oturup dinlerim onu. Bu sabah sizin bülteninizi email’imde görünce dayanamadım. Kalktım geldim” dedi. Müzeye dönüp baktı. “Ne yazarım bilemiyorum ama birşey gelmem gerektiğini söyledi bu sabah” Kadınlara dönüp gülümsedi.

***

Gecenin sabaha doğru ilerlediği o karanlık saatlerde Teodora huzurla uyurken Justinyen uyandı. Çoğu gece artık hiç uyku tutmuyordu. Onun arzusunu karşılamak için bekleyen bir aşık gibi Aya Sofya uykusunda sanki ona seslenir onu kendine çağırırdı. Muhteşemdi. Hayaliydi. Dünyadaki en görkemli kiliseyi yaptırmış olmak istemişti Justinyen ve Aya Sofya onu hayal kırıklığına uğratmamıştı. Yataktan süzülüp, sessizce odanın pencerelerinden birine geçti ve uzaktaki Sofya’ya uzun uzun baktı. Onun varlığı içine akıyor, göğüsüne bir sıkıntı ile girip tüm bedenine haz gibi yayılıyordu.

Bazı günler onun geniş koridorlarında yürür, Tanrısının varlığını her taşında, dokunduğu her sütünda hissederdi. Dört bir yanındaki pencerelerden, ayaklarının altına serilmiş Konstantiniye’ye bakardı. Bir İmparator olduğunu en kuvvetli hissettiği anlardı o anlar ve Justinyen bilirdi, bu kilisede, Aya Sofya’sında Tanrının onu onayladığını bilirdi.

***

“Neden seni dinliyorum hiç bilmiyorum!” dedi Aylin, turnikelerden Aya Sofya’nın bahçesine girerlerken.
“Aman be! Evde ne yapacaktın? Öyle boş boş oturup depresif karılar gibi kadın programları mı izleyecektin?”
“Ceyda! Hayatının tüm serveti 100 Lira olan birisi müzeye gider mi Allah aşkına!”
Ceyda güldü.
“Bak oradalar!” Ceyda hızla bahçenin kafe bölümünde oturan ellerini sallayıp gülümseyen ufak bir grup kadına doğru ilerledi. Eller, kollar, öpmeler, çantaların oradan oraya alındığı bir kaos içinde küçük grupta onlara yer açılırken Aylin biraz uzakta durup kısık bir sesle kendi kendine “Ne işim var burada” dedi.
“Geldiğimde ben de aynı soruyu sordum kendime” dedi arkasından gelen derin bir erkek sesi.
Aylin döndüğünde ona gülümseyerek bakan iki kahverengi göz ile karşılaştı. Adamın parfümündeki davetten, ve durdukları mesafenin yakınlığından rahatsız olan Aylin bir adım geri atıp gülümsedi
“Cihan.” dedi adam ve elini uzattı.
Elleri birleşirken gülümsedi Aylin. Tanımadığı bir sancı girdi midesine. Hızla geri çekti kendini.
“Ben de Aylin. Bu ilk gelişim” derken bile huzursuz ve rahatsızdı.
“Eh benim de ilk gelişim olduğuna gore, aynı kaderi paylaşacağız.” dedi adam ve ona sandalyesini uzattı.
Yanına bir sandalye çekip otururken “Belki sizden ayrılmasam iyi olur o zaman. Beni bu kadınlardan korursunuz”.

***

Koridorları dolaştığı günlerden birinde Justinyen uzaklardan gelen bir şarkı duydu. Merakla sese çekildi ve kadını pencereleri silerken buldu. İlk fark ettiği ise güneş ışıklarının tek tek üzerinde ve arasında dans ettiği kızıl kıvırcık saçlarıydı. Sessizce arkasından yaklaştı ve elindeki bezi kovaya daldırıp suyunu sıkarken kadını izledi. Mırıldandığı şarkı bir büyü gibi Justinyenin içine işledi. Onun varlığını fark eden kadın birden arkasına döndü. İşte o bir saniyede olmuştu herşey. Justinyen, kadının gözlerinde bir daha hiç unutamayacağı içinde birşeyleri hareketlendiren, kafasını bulandıran bir ateş, bir tutku bir öfke yakalamıştı. Kadının gözlerindeki ateş ise, kendine bakanın İmparator olduğunu fark ettiği anda söndü. Gözlerini aşağıya indirirken, başını öne eğdi ve Justinye’nin önünde eğildi. Sessizlik oldu. “Adın ne?” diye sordu Justinyen. Kadının yanıt veren sesi her ne kadar sessiz ve yumuşak çıksa da biraz önce gözlerinde yakaladığı isyanın izlerini yok edemiyordu. “Eileen”
“Başını kaldır!” diye azarldı Justinyen kadını. Kadın gözlerini ona dikti. İçine işleyen gözlerde artık ateş yoktu. “Devam et” dedi Justinyen ve uzaklaştı.

***

Grup dağılıp, herkes yazmak ve not almak için Aya Sofyanın dört bir köşesine kaybolurken Aylin büyük kapılardan içeriye adım attı. İçerideki soğuk kollarını sardı. Ceketini biraz daha kendine çekti. Ceyda’nın hikayesi vaftiz havuzunda geçecekmiş. “Ben Bilge ile şuraya gidiyorum” diyerek yok olmuştu Ceyda. Aylin, en son lise yıllarında yazı yazmıştı, şimdi de Aya Sofya hakkında yazmasını istemişlerdi. Bir gün Ceyda’dan bunun acısını mutlaka çıkartacağına söz verdi. Müzenin içinde, yerdeki eğri taş zeminde bir süre öylesine durdu.
“Bahse varım ki biz şu anda aynı şeyleri düşünüyoruz” Cihan yanına gelmiş, hemen arkasında duruyor, bedeninin ısısı Aylinin bedenine vuruyor, avludaki soğuğu daha da belirginleştiriyordu. Geri dönse fazla yakın duracağından korkarak Aylin olduğu yerde kımıldamadan kaldı. “Neymiş o?” diye sordu.
“Şimdi ne halt edeceğiz. Ne yazacağız? ” Güldüler.
“Gel” dedi Cihan, kolundan tutup hafifce kendi gittiği yönde onu da götürdü. “Ben sana anlatırım”. Yamuk taş zeminin üzerinden Kubbenin altındaki geniş alana hızlı adımlarla ilerlediler. Cihan tam kubbenin altında durdu. Sesler birbirine karışıyor, duvarlardan yansıyor ve anlamlarını yitirip uğultuya dönüşüyorlardı.

“Çok büyük!” dedi Aylin, kubbenin tam altında durup yukarıya bakarken.
“Justinyen büyük bir adamdı, yüce bir imparatordu. Bu onun için ‘dünyanın merkeziydi’. Bütün Roma İmparatorluğunu tek bir çatı altında toplayacak, tüm dinleri tek din olarak bir araya getirecekti. Ve o çatı burasıydı...onun güzel Sofya’sı” Cihan’ın sesi derin ama yumuşaktı. Aylin’in içinden ona dokunmak, teselli etmek ister gibi bir duygu geçti. “Liseli kızlar gibi davranıyorsun” dedi kendi kendine. Bu yeni tanıştığı, iki laf etmediği adamın üzerinde bıraktığı etki Aylini sıkıyor, ondan uzaklaşmak için gözleri Ceyda’yı arıyordu. Ceyda’ya anlatsa kesin “senin biriyle yatman lazım kızım” derdi. Cihan’a baktı. Uzun saçlarındaki kıvırcıklar, gözlerinin kenarında gülümsemekten gelen çizgilerle hoş bir adamdı. Ama ona baktığında Aylin’in yaşadıkları farklı birşeydi. Üşüdü, kollarını biraz daha sıkıca kendine sardı.

“O dönemde böyle büyük bir iç mekan, böyle yüce bir kubbe görülmemiş birşeydi. Şehrin her köşesinden görünürdü Aya Sofya. Bu dünyaya bir mesajdı” Sözleri onları sardı, Aya Sofya’nın büyüsünde yan yana durdular, dokunmadan ama birbirlerini fark ederek. Birlikte yukarıya çıkıp kalabalık turist gruplarının arasından geçtiler. Cihan ona sütünları gösterdi, kilisenin yapılışında nelere dikkat edildiğini, sonradan Osmanlı’nın gelişi ile nelerin değiştiğini gösterdi, anlattı. Ara sıra anlattıklarının etkisiyle kaşlarını hafif çatıp gösterdiği yere bakan Aylin’e dönüp onu inceledi. Kıvırcık, simsiyah saçları omuzlarından dökülüyor, dolgun dudakları hafif aralanmış, gözlerinde bir heyecanla onun her lafını dinliyordu sanki. İçinde uzun zamandır hissetmediği bir heyecan buldu. “Sen burayı çok seviyorsun değil mi?” dedi Aylin ve gülümsedi. Yan yana durmuş, Aya Sofya’nın bir penceresinden şehre bakıyorlardı. Cihan bir an için dönüp Aylin’e baktı. Göz göze geldikleri bir saniyede Aylin’in bakışlarında gördüğü birşey içini boşalttı, sersemletti... sonra o saniye geçti. Aylin hızla gözlerini yere eğdi. Daha sadece bir saat bile olmamıştı bu adamı tanıyalı ama onun yanında kendini huzursuz, çaresiz ve küçük hissediyor, bir o kadar da heyecan duyuyordu. Cihan “Haydi sana bir çay ısmarlayım. Kiliseyi anlatırım istersen” dediğinde rahatladı. Cihan, Aylinin kolunu hafifçe tuttu ve birlikte alt kata oradan da bahçeye çıktılar. Cafe’ye doğru ilerlerken, gruptan insanları aradı gözleri ama kimseyi göremediler.

***

Eileen Justinyenin rüyalarına girip, uyanık olduğu anlarda da düşüncelerinden çıkmaz olmuştu. İyileşmesi imkansız, çaresi bulunamayan bir hastalık gibi yaşıyordu Justinyen onu. Her gün birkaç saniyeliğine bile olsa onu görmeden duramıyor, ona ihtiyaç duyuyordu. Kiliseyi gezeceği saatlerde özellikle Eileen’in camları silmesini emretti. Uzakta durup izledi onu. Kiliseyi kendi kadar çok sevdiğini hisseder, dokunduğu, temizlediği her köşesini sevgiyle temizlediğine inandı. Rüyalarında onu taciz eden Aya Sofya’nın yerini artık Eileen almıştı. Her gece rüyalarında sahip oluyordu Eileen’e, ellerini onun güneşin ışıklarıyla parıldayan ateş kızılı saçlarında gezdiriyor, doyamayacakmış korkusuyla şehvetle öpüyordu dudaklarını. Göğüslerini ellerinde tutmuş, yumuşaklıklarını dudaklarında hissetmiş ama en çok da onun ateşle bakan gözlerinde yok olmuştu.

Bu yüzden her sabah uyanır uyanmaz yatağından koşarak Aya Sofya’ya gidiyordu. Artık birbirini besleyen iki sevgilisi vardı ve kokuları, sesleri, onda bıraktıkları etkiyle tutkusu onu daha önce yaşamadığı noktalara taşıyordu. Teodora’yı daha sık yatağına çağırıyor, sertçe hoyratça onunla sevişiyordu. Teodora aptal bir kadın değildi. O yüzden bu artan tutkunun nedenini kendinde aramadı. Yılların kendi içindeki tutkuyu nasıl azalttığını, onu hayatta tutabilmek için sık sık genç erkekleri yatak odasına aldığını biliyordu. Justinyenin yatağına giren genç kadınların da olduğunuda biliyordu ama bu sefer başka birşey seziyor, içindeki tehlike duygusu hızla artıyordu. “Bu tutkunu körükleyen nedir aşkım” diye Justinyen’e sorduğunda aldığı yanıt ise “Aya Sofya” oluyordu. “Beni büyüledi, hergün içimi dolduruyor. Tanrıya olan bağlılığım içimde büyüyor ve bir ateşe dönüşüyor” diyordu.

***

Cafe’de tüm masalar tutulmuş, her yerde insanlar sohbet ediyordu. Elinde bir tepsi ve iki çay, Cihan çaresiz etrafına bakındı. 70 yaşlarında, kır saçlı, güler yüzlü bir kadın, arkada bir masadan onlara el sallıyordu. Cihan önce etrafına bakınıp başka birisine işaret ettiğini düşündü ama kimseyi bulamayınca tekrar kadına döndü. Gülümsedi. “Aylin, haydi gel. Sanırım masamızı bulduk” dedi.
“Gelin çocuklar, gelin. Ben de birazdan kalkacaktım zaten. Oturun. Kalkınca masa size kalır” dedi kadın, çantalarını kağıtlarını masadan toplarken.

Cihan kendini ve Aylini kadına tanıttı. Kadının adı Feriye’ydi. Tur rehberliği yapmış, şimdilerde keyif için geziyormuş. “Yıllar oldu ona gelmeyeli” dedi Feriye Aya Sofya’ya hüzünle bakarak. “Ne muhteşem değil mi?” diye sordu. Feriye onlara kiliseyi anlattı, sonrasındaki camiiyi ve şimdi ki müzeyi. “Onun yaşadıkları benim yaşadıklarım gibi.” dedi gülerek, “her yaş başka bir kimlikle sonunda da sadece anıları barındıran bir müze olarak yaşıyorsun!”

Kalabalığın, masaların arasındaki darlığın getirdiği bir mecburiyet ile Cihan ve Aylin normalde oturacaklarından daha yakın oturmuşlardı. Cihan’ın bacağı Aylin’inkine bastırıyor Feriye’nin anlattıklarına odaklanmasını güçleştiriyordu. “Jüstinyenin tutkusunu biliyorsunuz herhalde?” diye sordu.
“Kilise” dedi Cihan
Feriye hafif öne eğildi...gülümsedi. “Eileen” dedi ve gözlerini Aylin’e çevirdi.
Sabah midesine vuran o keskin ağrı şimdi bir daha kendini hissettirdi.
“Sevgiliydiler” diyerek hikayesini anlatmaya başladı... “sizin gibi” diye eklerken, itiraz etmelerine izin vermeden, nefes almadan devam etti. “Jüstinyen evliydi tabii...Teodorayla. O güçlü bir kadındı. Justinyeni seviyordu ama gücü daha çok seviyordu. Ve sonra bir gün burada, bu kilisede Jüstinyen Eileen’i gördü” Feriye sustu. Aylin’e baktı. “İlk bakışta aşktı” dedi. Kelimeleri müzik gibi onları içine aldı, dışarıdaki kalabalıktan sakladı, bir masalın içine taşıdı.

Eileen Jüstinyen’in gecesi gündüzü oldu. Onsuz yaşayamıyor, ister düşüncesinde ister gerçekte onsuz tek bir anını geçirmiyordu. Jüstinyenin içinde büyüyen arzu o kadar kabarmıştı ki güzel Eileen’e uzaktan bakmak yetmiyor, ona sahip olmak istiyordu. İmparatordu. Emir verdi ve bir gece Eileen ona getirildi. O gece Eileen karşısında dururken Jüstinyen sanki bir imparator değil, genç bir erkek gibiydi...heyecanlı, tedirgin. Eileen nefesini kesiyor, gözlerini ondan ayırmıyordu. Önce gözleriyle ona dokundu. Onu izledi, bedeninde bakışlarını gezdirdi, kıvrımlarında dolaştı, saçlarına dokundu, gözlerindeki ışığı yakaladı, dudaklarına aktı. Yavaş hareketlerle Eileen’in önünde durdu. Yavaşca eliyle çenesini kaldırıp gözlerine baktı. Eileen konuşmadı. Kızıl saçlarını elleriyle omuzlarından geriye atarken, elbisesini hafifçe omuzlarından aşağıya kaydırdı. Çırılçıplak önünde durduğunda ise onu aldı. O gece defalarca ona sahip oldu ve Eileen kendini istekle imparatora sundu.

Günler akıp geçti. Jüstinyenin gündüzleri Aya Sofya’sına geceleri ise her sahiplendiğinde daha da artan bir tutkuyla Eileen’ine adanmıştı. Bir zamanlar Aya Sofya’yı dinlediği gibi akşamları Eileen’in nefesini dinlerdi. Kahkahasına, naifliğine bayılır, kiliseden bahsettiğinde onu dikkatle dinlemesinden etkilenirdi. Hayallerini, arzularını Eileen’le paylaştı. Onun yanında bir imparator değil sıradan bir adamdı. Eileen’in kollarında geçen bir çok gece Teodora’sız geçen gecelerdi. Çok geçmeden Teodora onu sorguladı, yatağına zorla girdi ve ateşi sönmüş sevişmelerin ardından öfkelendi. Yatağına aldığı genç erkekler artık onu doyurmuyor, tek tutkusu Jüstinyeni geri kazanmak olmuştu. Eileen’in haberi Teodora’ya gelmişti. Eileen’in gözlerindeki ateşi sarayın mutfağında karşı karşıya geldikleri bir gün görmüş ve Jüstinyeni geri kazanmanın tek yolunun ondan kurtulmak olduğunu anlamıştı. Tehlikeli bir kadındı Teodora ve bir planı vardı.

***

Telefonun sesi ile kalabalığın, gürültünün cafe’deki hayatın içine uyandılar.
“Aylin neredesin?” Ceyda’ydı.
“Cafe’de oturuyoruz.”
“Siz kimsiniz kızım?”
“şey...Feriye hanım diye biriyle tanıştık, sohbet ediyoruz...” sessizlik oldu “...Cihan ve ben”
Ceyda’nın kahkahasını bastırmak istercesine telefonu kulağına sımsıkı dayadı Aylin.
“Cihan ha? Oldu canım. Bak Aylin biz köfteciye gidiyoruz hep beraber. İşiniz bitince gelin...biterse tabi” dedi ve yine kahkaha attı sonra telefon kapandı.
Aylin içinde huzursuzlukla karışık bir mutluluk hissediyor, içinden taşmak üzere olan coşkuya anlam veremiyordu.
Cihan çay ısmarlamıştı herkese. Kolunu Aylin’in sandalyesinin arkasına attı, gözlerine bakıp gülümsedi. Sonra Feriye hanım’a döndü.
“Evet, neredeydim...” dedi Feriye hanım ve tekrar kelimelerin sihirli perdesi onları dış dünyadan sıyırdı.

***

Jüstinyenin herşeyden üstün tuttuğu tek bir şey vardı – inancı. Paganları yok etmek için çok çabalamış, vaz geçenleri hıristiyan olarak kabul etmişti. Vazgeçmeyenler ise yakılmış ya da boğularak öldürülmüştü. Teodora Eileen’e komplo düzenledi. Odasına yerleştirdiği büyüler ve etrafa yaydığı dedikodularla onu Pagan olduğu gerekçesiyle tutuklattırmıştı. Jüstinyen haberi aldığında yıkıldı, inanamadı, kendinden geçti. Eileen için tek bir son vardı artık. Ölümünden bir önceki gece Jüstinyen Eileen’i zindanda ziyaret etmişti. Teodora ısrarla yanında gelmiş, gururla durmuş, Eileen’in yüzüne tükürmüştü.

Aralarında demir parmaklıklar, yanlarında Teodora, iki sevgili konuşmamış sadece birbirlerine bakmışlardı. Eileen ağlamamış, gözlerine Jüstinyenin ilk gün gördüğü o ateş geri gelmişti. İçindeki fırtınaları, isyanları durduramayan Jüstinyense sessizce ağlamış, Teodora görmezden gelmişti. Ertesi gün Eileen’i Yerebatan sarnıcındaki Medusa sütünuna bağladılar. Sonra da sarnıca su bastılar. Eileen’in gözleri suların altında yok olana kadar onu yukarıdaki balkondan izleyen Jüstinyenden hiç ayrılmadı.

***

Aylin’in gözlerinden tarifsiz yaşlar akıyor, içi Feriye’nin her kelimesiyle manasız bir şekilde ferahlıyordu. Feriye sadece gülümsedi.
Cihan kolunu hiç düşünmeden Aylin’in omzuna sardı, onu usulca kendine çekti. Saçındaki bahar kokusu geçti içinden.
Feriye devam etti...

***

Derler ki o günden beri Eileen gezer Aya Sofyayı, göz yaşları ağlayan sütündan akar, gelenlere derdini anlatmaya çalışır, sevgilisini çağırır, bir gün kendi dileği gerçekleşir umuduyla gelenlerin dileklerini yerine getirir

***

“Seni de ağlattım yavrum” dedi Feriye. “Çok kaldım. Gitmeliyim. Otobüsüm kalkar birazdan.” Kalktı, eşyalarını toplayıp gitmeye hazırlandı. Aylin başını Cihan’ın omzundan kaldırıp ayağa kalktı, Feriye hanım’a sımsıkı sarıldı.
“Neden bilmiyorum ama teşekkür ederim” dedi.
Feriye hanım Aylin’in yüzüne eliyle dokundu, gülümsedi, Cihan’la vedalaştı ve kalabalığa karışarak uzaklaştı.
Cihan Aylin’e baktı. Eliyle yüzündeki saçları geriye taradı, gözlerini gözlerinden hiç ayırmadı.
“Ne oluyor?” diye sordu şaşkın.
“Bilmiyorum” dedi Aylin.

***

İçeride ağlayan sütünun etrafında kalabalık arttı.
“Ama ıslak değil” dedi bir kadın, elliyle sütunu yoklarken.
“Nasıl?” dedi yanına gelen bir adam. “Biz demin denedik, ıslaktı” dedi.
Herkes merakla sütuna dokundu. Sütun kup kuruydu. 

Yeşim Cimcoz
Ocak 2012

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Son Ekleneler...