Atölye Çalışması

Yöneten:
Beliz Kudat
Yeşim Cimcoz

Buluşma Tarihleri:
Ekim 2016 itibariyle her ayın son Cuma günü

Buluşma Saati:
10:00 - 16:00

Buluşma Yeri:
Her ay belirlenen bir mekanda, sonra İstanbul sokaklarında, insanlarında, ruhunda.

devamı...

Eskiyi Arayanlar İçin

Eski İstanbulu Yazıyorum çalışmalarının gittiğine üzülenler, keşke eskisi gibi kalsaydı diyenler, sadece amatör kalmayı isteyen, sadece içinden geldiği gibi yazmak isteyenler... sizi unutmadık! Biz ayrıca hala yılda en az iki defa İstanbul'un bir semtine gideceğiz. Hatta bazılarınızın çok istediği gibi bir hafta sonu gezisi bile düşünüyoruz. Bu gezilerimiz tam eski İstanbul'u Yazıyorum tadında olacak. Tek şartımız yazmanız. Katılım yine ücretsiz olacak, yeme içme sizden olacak. Yazılarınız yine yayınlanacak, yine beraber yazıp okuyacağız. Sadece yılda iki defa olacak. :) Buradan tarihler hakkında duyuruları takip etmeyi ihmal etmeyin.

Anasayfa 2010-2016 Dönemleri Ayasofya Ayasofya'da Bir Gece

Güüümmmm, güüüümmmm, güüümmmmm,

Merakla okumaya daldığı kitaptan isteksizce başını kaldırdı, tam da okuduklarının etkisi altına girmiş, ortamın büyüsüne kapılmışken bu gürültüler de neyin nesiydi. Etrafına göz gezdirdi. Kimseler yoktu. Saatine baktı; İnanamadı, saat beşi geçeli çok olmuştu. Eyvah! Yoksa müze kapanmış mıydı? Birden büyük bir telaşa kapıldı. Oturduğu yerden fırladı, eşyalarını döke saça üst galeriden aşağıya inmeye başladı. Karanlık ve alçak tavanlı kıvrıla kıvrıla inen rampada ilerlemek hiç de kolay olmuyordu. Işıklı çıkış levhaları da olmazsa neredeyse önünü bile göremeyecekti. Duvarlara çarpa çarpa, düşe kalka, sonunda aşağıya ulaştı. Karşısına gelen ilk kapının kapalı olması ümidini hiç azaltmadı. Bir diğer kapıya doğru koştu, ama o da kapalıydı. Oradan oraya çaresizce koştu, soğuk demir kapıları gördükçe tekmeleyip yumrukladı ama faydasızdı.

Görebildiği her kapıya koşmaktan yorgun düştü. Kapılardan umut olmadığı apaçık belliydi. Yüreğinde bir kuş hızlıca kanat çırpmaya başladı. Boğazında bir şeyler düğümlendi. Bağırmak istedi, sesi çıkmadı. Kapıları tekmelemekten ayakları acıyordu. Birden bacakları bedenini taşıyamaz oldu ve kendini yere bıraktı. Mermerin soğuğu ona bir zamanlar sık sık kapatıldığı kilerin buz gibi zeminini anımsattı. İçi titredi. Bir başka soğuk olurdu kışın evlerinin kileri.


“Buradan çıkmanın bir yolu olmalı.” diye düşünürken cep telefonu aklına geldi. Çoğu kez reddettiği bu teknolojiye şu an şükrederek elini cebine attı. Olamaz! Yerinde değildi! Bir ümitle sırt çantasını karıştırdı, ama orada da yoktu. En son nerede kullandığını bile hatırlamıyordu ki. Ümitsizce etrafında aranmaya başladı. Müzeye karanlık çökmüştü. Neredeyse önünü bile göremeyecekti. Şimdi iyice kapana kısılmıştı işte.


Karanlık ve karanlıktan kaçmasına izin vermeyen o kapılar, kapıları tekmeleye tekmeleye moraran minicik ayaklar. Küçüklüğü gelmişti yine aklına. Tıpkı, babası onu karanlık ve soğuk kilere kapatıp yalnız kaldığında yaptığı gibi, avazı çıktığı kadar bağıra bağıra şarkı söylemeye başladı. Sesi doğruca kubbeye ulaştı, yankılanarak sütunların arasından geçip geri geldi. Ayasofya’nın her köşesinden ulaşan sesi daha büyüyerek geri dönüyordu. Korkusu azalmamış, daha da artmıştı. Hemen sustu. Görebildiği en yakın sütunun dibine çöktü. Yüksek sesle yaşadıklarına lanet etti. Laneti de sütunların arasından döndü dolaştı yine ona geri geldi. Bu sırada bir ışık huzmesi vitraylı pencerelerden içeriye daldı, bulunduğu yeri aydınlatıp gidiverdi. Biraz sonra ışık tekrar göründü ve sonra yine kayboldu. Avludaki projektörün müzeyi yalayan ışığı, dev sütunların arasından kendisiyle saklambaç oynuyordu. Eşsiz güzellikteki kubbenin dört bir yanındaki melekler de bu oyuna iştirak ediyorlar, bir görünüp bir kayboluyorlardı. Bu ürkütücü sahne karşısında küçük bir çocuk gibi kollarıyla kendi kendine sarılmış oturmaktaydı. Bütün bunlar yetmezmiş gibi etrafta bir sürü minik ışık dolaşıyor, bazıları da üzerine doğru geliyorlardı.

Elleriyle gözlerini kapatıp, içinden dua etmeye başladı aynı babası her ikisini de dövüp bir kenarda sızdıktan sonra, annesinin sessizce dua ettiği gibi. Ayasofya’nın şaşı kedileri de onun bu duasına saygı gösterir gibi, biraz hırladıktan sonra gece maceralarına geri döndüler.
Devasa mermer sütunların birine sırtını dayamış, çıt çıkartmamaya çalışıyordu ki bir hıçkırık sesiyle irkildi. Doğruldu, dinledi, bir kadın sesi miydi o? Evet, evet. Emindi, buralarda bir yerde bir kadın ağlıyordu. Ses, tam sırtını dayadığı sütunun içinden geliyordu. Birden efsaneyi hatırladı ve yerinden fırladı. Okuduklarına göre, Bizans hükümdarı kendisine ihanet ettiğini düşündüğü karısını ölümle cezalandırmış ve bu sütunun dibine diri diri gömdürmüştü. Yine annesi düştü aklına, birden içi titredi, annesinin yanında olmak, babasına rağmen ona sarılıp avutmak, onun gözyaşlarıyla ıslanmak istedi.

Karanlıkta sütundan uzaklaşırken aniden yüzüne tutulan bir fenerin ışığıyla irkildi. Feneri tutan adam biraz tedirgin, daha çok meraklı gözlerle kendisini inceliyordu. Sonra adam iyice yaklaştı ve kısık bir sesle: “Sen de kimsin? Ne arıyorsun burada? Neydi o biraz önceki gürültü? Derdin ne senin? İyi saatte olanları uyandıracaksın, be adam! Dedi.


Yırtık pırtık kılığına ve leş gibi kokusuna bakılırsa bu adam gece bekçisi olamazdı. Kim olduğunu bilmediği adamın nefesindeki durmuş alkol kokusu, onu yine unutmak istediği anılara götürmek üzereydi. Hem adamdan hem anılarından kaçmak istedi, iki adım gerilediğinde adam çoktan koluna sıkıca yapışmıştı bile. Kendisine eğlenecek birini bulmuş gibi hem sırıtıyor hem de garip sesler çıkartıyordu. “Nereye kaçacağını sanıyorsun? Korkacak ne var burada, bir sürü saçma sapan hikaye, olsa olsa birkaç da hayalet vardır. Heh, heh, heeeh! Sen benim yaşadığım dehlizleri bir görsen, fareler, çıyanlar, örümcekler, daha neler, neler! Bir yandan da feneriyle müzenin her yanını, köşe bucak araştırıyordu. Bakalım bu gece ne var kısmetimde? Senin gibiler gezerken benim için kıymetli hediyeler bırakırlar.” Derken pis pis sırıtarak kir içindeki yakasını açtı ve boynuna geçirmiş olduğu parlak zinciri gösterdi. Sonra da cebinden çıkarttığı telefonu uzatıp, “Bak! Bunu da biraz evvel buldum.” Dedi.


“Benim o, ver onu bana! Buradan çıkmak için birilerini aramalıyım.” Diye yalvarması fayda etmedi. Onun çaresizliğini hisseden adamın gözleri iyice parladı hızla elini geri çekti. Telefon, eski ve yırtık paltonun cebine kayıp gitti.
Pazarlıkları kısa sürdü. Cüzdanındaki iki onluk bir beşlik adamı memnun etmeye yetti. Yeraltının karanlık dehlizlerinden çıkagelen misafir, geldiği gibi gözden kayboldu.

Biraz sonra buradan kurtulacağının heyecanıyla İstanbul’da tanıdığı tek tük isimlerden birinin numarasını tuşladı. Telefon uzun uzun çaldı, biri “alo” dedi. O kadar.
Gerisi büyük bir sessizlikti.
Şarjı bitmişti.
Hırsla yere fırlattığı aletin parçalanma sesi o sırada dışarıdan gelmekte olan müzik sesine karıştı.
Bu sese renkli ve hareketli ışıklar da eşlik etti. Merakla müzenin yüksek pencerelerine doğru koştu. Demir parmaklıklara tutunarak dışarıya baktı.


Sultanahmet Meydanı ile Ayasofya arasındaki sıralarda oturan kalabalık, muhteşem bir ses ve ışık gösterisine tanık olmakta, tarihi bir ses tiyatrosu izlemekteydiler.
İnsanın tüylerini diken diken eden bu muhteşem gösteriden büyülendi. Nerede olduğunu ve korkularını unutmak üzereydi ki gösteri bitiverdi ve sıraları dolduran onlarca insan yavaş yavaş yerlerinden kalkıp gittiler.
Meydana ve Ayasofya’ya sessizlik geri geldi. Işıkların gücünden kamaşan gözlerini ovuşturarak demir parmaklıklardan aşağı indi. Ara sıra içeri sızan ışığın yardımıyla ilişecek bir yer arıyorken burnuna gelen ekşi koku gittiğini sandığı adamın yakınlarda olduğunu haber verdi.
Ardından kocaman bir el omuzuna dokundu. Adam elindeki kanyak şişesini işaret ederek, kısık bir sesle, “Çek bir fırt, içini ısıtır! Benimle gel! Yukarıda geceyi geçirebileceğin daha korunaklı bir yer biliyorum” dedi.


İçki şişesini elinin tersiyle itti. Adamın güvenilecek tarafı yoktu aslında her haliyle onu korkutuyordu. Yine de onun dediklerine uymaktan başka çaresi yoktu. Her an karşısına çıkabiliyordu işte.
Fenerin ışığı üst galeriye çıkan rampayı aydınlattı, yukarı çıkmaya başladılar. Kendisini, bir macera filminin ortasına düşmüş, kahramanlık yapmaya çalışan bir korkak gibi hissediyordu. Yukarıya ulaştıklarında adam ona gecelemek için uygun gördüğü çocuk mezarını andıran bir oyuğu gösterdi. Onu oracıkta bırakıp kendisi yeni ganimetler bulabilmek için karanlıklara doğru gitti.
Girdiği soğuk ve karanlık çukurda gözünü kırpmadan taş kesilmiş oturuyordu. Soğuktan mı, korkudan mı bilinmez altını ıslatmak üzereydi ki, bir gece yatağını ıslattığında başına gelenler gözünün önüne geldi. Kendini tuttu. Başka şeyler düşünmeye çabaladı. Birkaç saat önce okudukları hala zihnini kurcalıyordu. Acaba kraliçe Sofya’nın lahdini bugüne kadar açmayı deneyen olmuş muydu? Acaba tarihte Istanbul’ u yerle bir ettiği söylenen depremlerin bu efsaneyle ilgisi var mıydı? Gerçekten açılmaz kapılar var mıydı? Kimsenin göremediği dervişler gerçek miydi? Tam da bu sırada birden bire aşağıdan yukarı hafif bir aydınlanma oldu, alt galeriyi süsleyen muhteşem avizelerin kandilleri tek tek yanmaya başladılar, ardından giderek artan yumuşacık bir müzik sesi müzeye yayıldı. Merakla bulunduğu yerden çıktı, sürünerek aşağıyı görebileceği parmaklıklara yaklaştı. Karanlığa ister istemez alışan gözlerini ovuşturdu, çünkü gördükleri inanılır gibi değildi. Yoksa bütün bunlar bir akıl oyunu muydu? Mermer sütunların arkasından çıkan bembeyaz örtülere sarınmış bedenler, kimi kadın kimi erkek, ellerinde mumlar, ağır ağır adımlarla ilerleyerek galeriyi dolduruyorlardı. Birazdan hepsi yüzlerini mihraba döndüler. Ortalığa insanı rahatlatan keskin bir tütsü kokusu yayıldı. Galeriyi dolduranlar müziğin ritmine uygun bir şekilde sallanarak ilahiler söylemeye başladılar. Müzik, zaman ve dinler arasındaki bir yolculuğa eşlik ediyor gibiydi. Mistik ezgiler eşsiz mabedin kubbelerinde yankılanıyor, sanki yüzyıllardır olagelmiş ötekileştirmelere meydan okuyordu. İşte tam da o anda bütün korkusuna rağmen yeraltından gelen adamın yanında olmasını istedi.


Arkasını döndüğünde onu elinde neredeyse boşalmış içki şişesi, huşu içinde, aşağıda olan biteni izlerken buldu. Sebebini anlayamadığı bir şekilde rahatlamıştı. Ne garip sanki bu defa onun yaydığı o pis kokuyu duymamıştı. Görevlerini tamamlayan melekler ayini sona erdirdiler. Kandillerin ışıkları ve müzik yerlerini yavaş yavaş karanlığa ve öncekinden daha derin bir sessizliğe terk ettiler.
Şimdi sadece, Ayasofya’ya ulaşan dehlizlerin karanlığında ava çıkan kedilerin miyavlamalarıyla bu kovalamacadan sağ kurtulmaya çalışan farelerin canhıraş sesleri duyuluyordu.

Güneşin ilk ışıkları Ayasofya Müzesi’nin üzerinden yükselmiş, Sultanahmet Parkı’ndaki sıralarda geceleyen evsizleri yerlerinden etmeye hazırlanıyordu. Tekir bir kedi, belli ki oraların yabancısı olan delikanlının, uyurken başının altına koyduğu sırt çantasının içini karıştırıyor, yiyecek bir şeyler arıyordu.
Yüzünde huzurlu bir ifadeyle uyumakta olan delikanlı elinde “Ayasofya’nın Sırları” adlı kitabı sıkı sıkı tutmaktaydı.

Kitabın yazarlarını mı merak ettiniz, hiç uzakta aramayınız. Yazarları , “Yeşim Cimcoz ve İstanbul’u Yazıyorum Gurubu”

Işıl Akçil Ertunç
Aralık 2011

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Son Ekleneler...