Atölye Çalışması

Yöneten:
Beliz Kudat
Yeşim Cimcoz

Buluşma Tarihleri:
Ekim 2016 itibariyle her ayın son Cuma günü

Buluşma Saati:
10:00 - 16:00

Buluşma Yeri:
Her ay belirlenen bir mekanda, sonra İstanbul sokaklarında, insanlarında, ruhunda.

devamı...

Eskiyi Arayanlar İçin

Eski İstanbulu Yazıyorum çalışmalarının gittiğine üzülenler, keşke eskisi gibi kalsaydı diyenler, sadece amatör kalmayı isteyen, sadece içinden geldiği gibi yazmak isteyenler... sizi unutmadık! Biz ayrıca hala yılda en az iki defa İstanbul'un bir semtine gideceğiz. Hatta bazılarınızın çok istediği gibi bir hafta sonu gezisi bile düşünüyoruz. Bu gezilerimiz tam eski İstanbul'u Yazıyorum tadında olacak. Tek şartımız yazmanız. Katılım yine ücretsiz olacak, yeme içme sizden olacak. Yazılarınız yine yayınlanacak, yine beraber yazıp okuyacağız. Sadece yılda iki defa olacak. :) Buradan tarihler hakkında duyuruları takip etmeyi ihmal etmeyin.

Anasayfa 2010-2016 Dönemleri Ayasofya Delinin Velisi - Füsun Çetinel

Veli tabağında kalan son zeytini ağzına atıp, ılınmış dört şekerli çayı tek seferde başına dikti. Parmağını tükürükleyip muşamba örtüye dökülmüş ekmek, peynir kırıntılarını toparladı. Karnı hala açtı. Dayısı bu sabah da yoktu ortalarda. Yengesininin gürültülü bedduaları geliyordu mutfaktan.
Zile hasta anasının kahvaltısını hazırlerken kabı kacağı birbirine çarpıp duruyordu. Dolap bomboştu. Tek kuruş para kalmamıştı evde. Metal tepsiye kalmış son peynir parçasını, üç beş zeytini ve çay bardağını koyup içeri odaya geçti. Kömür sobasının yanındaki divanda yatan kadını oyuncak bebek gibi doğrultup yastıklara dayadı, çenesinin altına hoyratça lekeli bir örtü sıkıştırdı, bir parça kuru ekmeyi çaya batırıp ağzına verdi. Veli’ye döndü hırsla.
-De ne duruyorsun? Zıkkımlandın yetmedi mi? Ağamız ikinci bardak çayını mı bekliyor? Ha? Defol çık artık.
- Bugün okul yok ki.
- Niyeymiş? Bu öğretmenlerin tatili bitmez.
- Kurtuluş günüymüş.
- Kim kurtulmuş? Ben kurtulamadım bu deliler evinden. Anan geberdi, kurtuldu. Attı deli danasını başıma. Koca desen adı var kendi yok. Boynu altında kalsın. İş yok, para yok, hala erkekliğinin peşinde, her türlü belanın içinde. Bir gün ölüsünü getirip başıma atacaklar. Şeytan diyor tut kolundan kocayı da, deli danasını da fırlat sokağa. Hele bakıyor mu hiç? Ben duvara mı konuşuyorum?

Yaşlı kadın kızını onaylarcasına başını salladı. Dişsiz ağzından derin bir hırıltı saldı, ardından kelimeleri kavruk bedeninden beklenmeyecek çabuklukla takır takır yuvarladı.
- Dedim ben sana di mi akılsız kız? Bu adama varma, tekinsiz bunun sülalesi deye. Köyde adları çıkmıştı tee ne zamandan. Bunun anası hem deli hem orospu, herkesin altına yatıyor deye. Orospunun kızı orospu oldu işte. Piçi bize kaldı. Kocan adam olaydı kız kardeşini rapta zapta sokardı.


Veli kafası önünde, sıkıntıyla ileri geri sallanmaya başladı. Cadı başlamıştı yine anası hakkında kötü konuşmalara. Dayanamıyordu. Avuç içlerini kulaklarına bastırdı.
- Ey güzel Allahım ben sana ne ettim tüm bunlar için. Boş durma, ördüğüm nazarları al, meydana git. Hepsini satmadan da dönme. Bundan böyle para getirmeyene beleş yemek yok. Kaldır kıçını hadi.

Canına minnetti Veli’nin, sabahı dayaksız belasız atlattığına sevindi. Belli etmedi. Salmazdı yoksa yengesi. Cılız bedenini iskemleden aşağı kaydırdı, çıplak ayakları soğuk taşa değince içi ürperdi. Yengesi sobayı akşama doğru kömür bulursa belki yakardı. Kirli pijamasının üzerine eşofman, onun üstüne de yer yer sökülmüş kendine epey büyük gelen eski bir hırka giydi, çıplak ayaklarına yırtık lastik çizmelerini geçirdi. Müzenin içi soğuk olurdu her mevsim. Güvercinler için bir iki dilim bayat ekmek almayı denedi ama dişsiz ihtiyarın gözleri üzerindeydi. Sokak kapısının yanında paslı çiviye tutturulmuş nazar boncuk torbasını kapıp sokağa fırladı Yengesinin tiz sesi yetişti arkasından.
- O hayırsız dayına söyle, akşama parasız adım atmasın eve. Yemin billah almam içeri. Köpek, oynaştığı karıların koynuna gitsin, biraz da onlar beslesin iti, yetti artık.

Veli umursamaz omuzlarını silkti. Sonra, ya gerçekten almazsa dayımı eve, diye düşündü korkuyla. Yengesinden, yatağa çakılı dişsiz anasından ne denli nefret ediyorsa, dayısını o denli çok seviyordu. Ondan başka kimsesi yoktu hayatta. Gerçek anlamda. Annesi öleli epey olmuştu, parmaklarını açtı kapadı, o dört yaşındayken öldüğüne karar verdi. Demekki dört senedir dayısı hayattaki tek akrabasıydı. Arkadaşları vardı ama akrabadan sayılmazlardı onlar. Hem de delinin Velisi, diye dalga geçerlerdi hep. Dayısı çok severdi Veli’yi. Kızkardeşimin danasısın sen, derdi. Gel otur hele yanıma. Nasırlı kaba elleriyle tıraşlı kafasını vura vura okşardı Veli’nin. Sana ananı anlatayım. Senin anan var ya senin anan adı gibi bir melekti, der, dili peltekleşir, gözleri nemlenir, gerisini getiremezdi. Veli o zaman onun gerçekten çok sarhoş olduğunu anlardı. Az biraz sonra da gürültülü horlamaya başlardı genç adam. Veli zaten yıkık dökük olan evleri çivilerinden çıkacak, kalaslar kafasına inecek diye çok korkardı. O denli kuvvetli horlardı dayısı.

Yengesi Zile daha sabahtan ağzını açar, Veli’ye, ölmüş annesine, dayısına her türlü belayı okurdu ama dayısı evde olduğunda başka türlü oluyordu her şey. Yenge de, dişsiz yaşlı anası da sus pus olur, bir köşeye sinerlerdi. Akşamdan kalma adam bir dellendi mi Allah yarattı demez, yaşlı genç bakmaz, iki kadına da tekme tokat girişirdi. Oh, derdi Veli içinden. İçinin yağları erirdi. Karılar kinlenip sonradan buna çullanmasınlar diye, apaçık bakmaz bir köşeye siner, aman dilenen kadınları film izler gibi seyrederdi. İçinden, vur iyice vur, gebert ikisini de derdi de çocuk aklı bu dileği gerçekleşirse, dayısının cinayetten hapse gireceğini idrak edemezdi. Bekliyordu, sabrediyordu Veli. Bir gün gelecek o da büyüyecek, dayısı gibi kocaman adam olacak, yediği dayakların, işittiği kötü sözlerin hıncını alacaktı illaki. Annesinin hep dediği gibi yukarıda Allah vardı.

Veli parke taşlı yokuşu çocuk adımlarıyla tırmandı. Kahvenin kapısında duraladı biraz. Ablak suratını buğulanmış camlara yapıştırdı. Sigara dumanından göz gözü görmüyordu. Mavi gözleri yeşil çuha masaları taradı. Dayısını eski ceketinden tanıdı, her zamanki yerinde okey oynuyordu. İçi rahatladı. Başka kadına gider, başı belaya girer, eve dönemez diye çok korkuyordu. Ne yapardı o zaman? Dünyanın tüm hıncını ondan çıkarırdı artık Zile. Dayısı giderse, o da kaçardı, yemin billâh kaçardı. Nereye, kime kaçardı bilmiyordu. Düşünmemişti daha. Hamama doğru ilerledi.

Kafasından hesap yaptı. İkinci sınıftaydı ama çarpım tablosunu pek güzel bellemişti. Öğretmeni, küfür ağız olmasan çok akıllı bir çocuk olacaksın sen, diyordu. Nazarların tanesini üç liradan satsa doksan lirası olurdu. Hatta biraz maymunluk yapsa dörde beşe bile satardı. Şeytan tüyü var sende, diyordu müze bekçisi. Efsunlu musun nesin? Turistler kimseden satın almadıkları nazarları senden iki üç katı fiyata alıveriyorlar. Çirkin şansı var sende. Çirkin olmak umurunde değildi Veli’nin. Çirkindi ama başta Martha olmak üzere bütün turist kızlar bayılıyordu ona. Yassı bir burnu, alnının ortasında bitişen kalın kaşları, çipil mavi gözleri, kepçe kulakları, dişlerini kapatmayan etli dudakları ve yamrı yumru kafasıyla kızlar nesine bayılıyorsa işte. Hamamın yan sokağından girip Sultanahmet Meydanı‘na çıktı.

Geniş meydanı sabahtan turist kafileleri doldurmuştu. Dünyanın dört bir yanından akın etmişlerdi. Rusu, Japonu, Kanadalısı, Beyrtulusu, envai çeşidi öbekler halinde heyecan içinde bekleşiyordu. Her grubun başında elleri renki bayraklı rehberleri vardı. Çeşitli lisanlarda çevre ve tarihi binalar hakkında bilgi veriyorlardı. Seyyar satıcılar gruptan gruba koşup bildikleri sınırlı İngilizceleriyle mallarını satmaya uğraşıyorlar, tüm bu neşeli karmaşa meydana bir panayır havası veriyordu. Veli evin soğuğunu, fakirliğini, hırını gürünü unuttu. Bu renkli dünyanın bir parçası oldu. Keyfi yerine geldi.

En fazla kuyruk Ayasofya’nın önünde olurdu her zaman. Yılan gibi kıvrıla kıvrıla uzar giderdi. Müslümanı, Ortodoksu, Paganı, çarşaflısı, sârilisi, hepsini çekerdi bu mekân. Aralarında paylaşamazlardı. Kimisi cami, kimisi kilise olmalı, derdi. Kimisi de, şimdiki gibi müze kalmalı. Veli’nin Ayasofya ile olan bağı kuyruktakilerin hepsinden çok farklıydı. İkisinin ortak bir öyküsü vardı. Yengesi, sen gâvursun, anan seni vaftiz çukurunda doğurdu, der kızdırırdı onu. Gerçekti söyledikleri. Gâvur olmasının dışında. Veli çok kızıyordu yengesi böyle deyince. Hayata gözlerini vaftiz teknesinde açmıştı, bunu adı gibi biliyordu çünkü annesi daha bebekken anlatmaya başlamıştı bu öyküyü, bıkmadan usanmadan gece gündüz anlatırdı. Kelimesi kelimesine ezberlemişti Veli. Annesi öldükten sonra da dayısı devralmıştı anlatma işini. Her gece eve zil zurna sarhoş geldiği için düzgün anlatamazdı, ya sıkılır kısa keser ya da daha öykünün başında sızar kalırdı. Veli kaldığı yerden kendine anlatmaya devam ederdi. Öyküsünü unutmaktan, eksik hatırlamaktan çok korkardı. Tek zenginliği öyküsüydü, annesinden kalan mirası.

Veli büyüyüp serpildikçe öyküsü de onunla beraber büyüyor, detaylanıyor, dallanıp budaklanıyordu ister istemez. Beğenmediği kısımları anlatmaz hatırlamaz oluyor, zamanla öykünün parçası olmaktan çıkıyordu. Bazen de Veli müzede daha önce hiç dikkatini çekmeyen ufak bir detayı öykünün uygun bir yerine ekleyiveriyordu öylesine. Şimdilerde Veli’nin hatırlamak istediği en son haline kavuşmuş öyküsü aşağı yukarı şöyle bir şeydi.

Veli’nin annesi Melek daha on altı yaşındayken hamile kalmış. Kimden bu çocuk, diye sormuşlar, bilememiş, bön bön bakmış. Safmış. Karnı aylar ilerledikçe büyüyormuş ama zavallı kız neler olup bittiğini anlamıyormuş. Abisi çok kızmış küplere binmiş, hangi vicdansız kıydı böyle bir masuma, demiş. Bunu yapan şerefsizi bir yakalasaymış, kesin öldürecekmiş. Bereket bulamamış, kimseler de bilememiş kızın başına bu işi açanın kim olduğunu. Melek gibi kız, durup dururken hamile kaldı, bak şu yüce Allahın işine, demişler. Abisi kardeşine kıyamazmış, ona gözü gibi bakmış. Zile hamile kızı evde istemezmiş de kocasının korkusundan sesini çıkaramazmış. Zavallı Melek gıkını çıkarmadan yengesinin zulmü altında, itile kakıla yedi ayını doldurmuş. Doğum sancıları zamansız başladığında korkmuş kimselere bir şey söyleyememiş, tam da müzenin kapısında boncuk satıyormuş o sıra. Turist kalabalığına karışıp müzenin bahçesine girivermiş. Bir ağacın altına sinip insanların gitmesini beklemiş. Etraftan el ayak çekilince, vaftizhane avlusunda bulunan dev vaftiz teknesine girmiş. Boylu boyunca uzanmış. Burası kocamanmış. Tam üç basamaklı taş merdivenle iniliyormuş içine. Melek var gücüyle iki ıkınmış bebek çıkıvermiş. Delinin işi rast gidermiş ya. Uzun sarı saçlarının demir tokasıyla bebeğin kordonunu kemiş, bir saç teli ile bağlamış, üşümesin diye de kanlı hırkasıyla güzelce sarmalamış. Bebeğin sesi sabahlara kadar Ayasofya’nın görkemli mozaik bezeli kubbelerinde yankılanmış. Bu alışılmadık sese müzenin kedileri koşup gelmişler, teknenin kenarına ip gibi dizilmişler. Projektörlerden şaşılaşmış gözleri gördükleri karşısında hepten kaymış, hayretle miyavlamışlar, bebeği koklamışlar. Beyaz güvercinler bebek ağladıkça binlerce kanat çırpmışlar. Sabah bir Japon kadın fark etmiş vaftiz teknesindeki ana oğulu. Bir taraftan, aman Allahım mucize bu, diye bağırıyor bir taraftan da kocasına resim çekmesini buyuruyormuş. Bağırışlara polisler, müze görevlileri, rehberler koşup gelmişler. Bekçi hemen tanımış, aa bu bizim müzenin delisi Melek, demiş sırıtırak. Müze müdürü ters ters bakmış. Rehberlerden biri, delinin Velisi işte, demiş. Bebeğin ismi Veli kalmış.

Veli Ayasofya’nın kapısında duraladı. Müzenin tatil günüydü bugün. Sadece çalışanlara açıktı. Bir de Veli’ye. İçeri bir şartla girebiliyordu. Satış yapması yasaktı, nazar torbasını hırkasının içine tıkıştırdı. Kapıdaki güvenlik görevlisine selam verip, Martha geldi mi, diye sordu.

- Geldi geldi. Nikâhlı karısı sanki. Tövbe ya Rab. Şımarta şımarta başlarına çıkardılar parmak kadar çocuğu.

Martha kubbe restorasyonunda çalışan yirmi kişilik yabancı arkeolog grubundaki öğrenci kızlardan biriydi. İki senedir hocasıyla beraber sıva altında kalmış melek tasvirlerinin açığa çıkarılmasına çalışıyordu. Veli’yi ilk görüşte çok sevmiş, çocuğun parlak zekâsı onu büyülemişti. Kocaman su mavisi gözleri hep bir şeyler anlatmaya çalışıyormuş gibi geliyordu genç kıza. Üzerinde çalıştıkları melek tasvirlerine benzetiyordu gözlerini, saf, duru, dibi görünen bir göl gibi. Kanatlarını kubbede bırakmış da, yere insanların arasına inmişti serafin.

Altmış metre yüksekteki metal iskelede iğne uçlarıyla tüm gün sıva kazımak epey zordu, hep bir şeyler lazım oluyor, inip çıkmak gerekiyordu. Basit bir asansör sistemi kurulmuştu ama teker teker inip çıkmak, dikkatli olmak gerekiyordu. Çalışırken kendilerini bellerinden kayışlarla emniyete alıyorlardı. Profesör bu konuda çok titizdi. İlk zamanlarda Veli bir köşede durup çalışanları uzaktan seyretmekle yetindi. Sonraki haftalarda yavaş yavaş iskeleye doğru yaklaştı. Bir gün Martha, hallo, diye seslendi. Hallo, dedi Veli çekingen. Martha kahve molasında aşağı inince iki plastik kupaya termosundan sıcak kahve doldurdu, içine bir torbadan beyaz süngerimsi şekerlemeler attı, el sallayarak Veli’yi yanına çağırdı. Veli kafasını iki yana salladı. Kız devamında parlak folyoya sarılı sandviçleri çıkarınca, Veli uzak duramadı, karnı çok açtı. Taş basamaklarda kızın yanına ilişip hayatının ilk fıstık ezmeli, muzlu sandviçini yedi. Tadına bayıldı. Parmaklarına bulaşan fıstık kremasını yaladı. Kahve kupası üşümüş ellerini, bol şekerli sıcak kahve midesini ısıttı. Martha’ya bayıldı. Sarı dalgalı saçları, lacivert gözleri, gülünce pembe kırmızı yanaklarını çukurlaştıran gamzeleri vardı. Ve bakmaya utandığı kocaman memeleri ince tişörtünden belli oluyordu. Veli bu kadar üşürken, o nasıl duruyordu incecik şeyle, hayret etti. O gün hallo, ich heisse Veli, demeyi öğrendi. Martha ise ayrılırlarken, merhaba, benim adım Martha, diyebiliyordu bile.

Veli okul çıkışlarında soluğu müzede alıyordu artık. Kısa sürede bisturi, testere, delgi, keski, cımbız, fırça, iğne, restorasyona dair her türlü alet edevatı adlarıyla, şekilleriyle öğrendi. Bir gün sakallı yaşlı profesör, Martha’ya kızarak bir şeyler söyledi, genç kız ona yüksek sesle başka bir şeyler söyledi. Profesör parmağını kızın yüzüne doğru salladı. Martha Veli’yi bir köşeye çekti, yarım yamalak Türkçesi ile yukarı çıkmak yok, yasak, adam kızar, dedi. Artık çocuk ne lazım olursa yukarıdan sallandırdıkları sepete koyup yukarıya gönderiyordu. Bazen büfeden tost ayran siparişlerini almaya gönderiyorlardı onu, bazen simit aldırıyorlardı, kimi zaman bilmedikleri Türkçe cümleleri soruyorlardı Veli’ye. Yengesinin ördüğü nazarları getirip satıyordu kimi zaman. Veli molalarda bıkmadan usanmadan öyküsünü anlatıyordu herkese. Her şeyi tam anlamasalar bile Veli’yi dinlemek hepsinin hoşuna gidiyordu. Onlar da Veli’ye yarım yamalak Türkçeleri ile Ayasofya’nın öyküsünü anlatıyorlardı. 361 kapısını, kurşun lahitin esrarını, Justinyanus’u, terleyen sütunu, açılmaz, kapanmaz kapıyı, dehlizleri, kabartma yazıların tercümelerini, ortaya çıkarmaya çalıştıkları meleği. Veli en çok serafinin hikâyesini dinlemeği severdi. Konservatörler günbegün sıvaları kaldırdıkça altından rengârenk altın bezeli mozaikler ve kocaman bir melek tasviri beliriyordu. Bir metreye bir buçuk metre büyüklüğündeki meleğin tam altı adet mavi kuşkanadı vardı. İki tanesi yüzünün iki yanında, iki tanesi ayaklarında, iki tanesi de uçmak için omuzlarında bulunuyordu. Bu serafin, tanrının tahtını korumakla yükümlüydü. Gözleri duru bir maviydi. Kalın kaşları alnının ortasında birleşiyordu. Teni pembe beyazdı. Martha tepede çektiği resimleri Veli’ye gösteriyor, bu sen, diyordu.

Martha bir haftalığına Almanya’da ailesini ve sevgilisini ziyarete gitmişti. Veli çok özlemişti genç kızı, çok da kıskanıyordu resimlerini gördüğü sevgilisinden. Dudak dudağa yarı çıplak resimlerini ilk gördüğünde gülüp, başını kaçırmıştı. Martha’nın çok hoşuna gitti bu. Utandın? Kötü değil. Bu benim çok sevgili, dedi. Veli resme dikkatlice baktı, irice sarışın bir adamdı, kocaman elleri ile kızı utanmazca sarmalamıştı. Onun yerinde olabilmeyi istedi Veli. Kendi tırnak içleri siyah, yol yol kir olmuş zayıf ellerine baktı. Martha onu kendine çekip çiçek kokulu yumuşak göğsüne yasladı.
İskelenin bir kısmı kaldırılmıştı ama asansör sisteminin olduğu ana kısım yerli yerindeydi. Yukarı baktı, gözlerini kısıp renkli camlardan süzülüp gelen ışıktan silikleşmiş çalışan bedenleri tanımaya çalıştı Veli. Gözleri Martha’nın tanıdık siluetini seçemedi. Marthaaaa, diye seslendi. Cılız sesi kubbenin taşlarında dağılıp yayıldı. Hiç beklemediği bir anda arkadan bir el onu kucaklayıverdi. Döndü Marta’yı elinde kocaman renkli bir sırt çantası ve resimde gördüğü adamla sarmaş dolaş buldu. Neşesi söndü. Bu Dieter, dedi Martha. Oğlan soğuk mermer zemine çöktü. Genç kız şakıyarak ona getirdiği sırt çantasını ve içindekileri gösterdi, fermuarlı üzeri resimli kalem kutusu, renkli boya kalemleri, polar bir ceket, kırmızı bir termos, mavi bir el feneri, Almanca bir çocuk kitabı, içi kürklü kar botları ve çikolata. Sesini çıkarmadan çantayı içindekilerle arsızca kucakladı, hem genç kızı sevinçle kucaklamak istiyor, hem de sevgilisini getirdiği için tekmelemek istiyordu Martha’yı. Dieter çocukla pek ilgilenmiş görünmüyordu, Martha’nın kulağına bir şeyler fısıldadı ve ikisi bakışıp gülüşmeye başladılar. Dieter kızı kendine çevirip iştahla dudaklarından öptü. Veli yırtık lastik çizmelerine indirdi gözlerini. Kulakları yanıyordu. Martha eğilip Veli’yi traşlı kafasından öptü, bugün tatil, Dieter’e etrafı gezdireceğim, dedi. Yarın görüşürüz. El sallayıp, ana kapıya doğru ilerlediler.
Dudakları titremeye, göz pınarları yanmaya başladı. Burada ağlamak istemiyordu Veli. Artık nazarları satmak da istemiyordu. Meydana çıkmak da. Sanki tüm ışıklar sönmüş, güneş ışıkları vitray camlardan girmez olmuştu. Top kandilin altındaki basamaklara çöktü. İçinden Martha’ya, Dieter’e, iskelenin tepesinde çalışan restoratörlerin hepsine okkalı bir küfür savurdu. Gavurdu işte hepsi. Yengesi haklıydı. Bunlara güven olmazdı. Sırt çantasını omuzlarına geçirdi, ayağa kalktı, içinin öfkesi kabardıkça kabarıyordu. Nereye gitmişti Dieter ile Martha? Yukarı doğru baktı, iskele üzerinde kimse kalmamıştı. Kahve molasına bahçedeki kafeye gitmiş olmalıydılar. Etrafta kimsecikler görünmüyordu. Bir iki görevli uzak bir köşede sohbete dalmışlardı. Müzenin kedisi Gli, çiçek motiflerini aydınlatan projektörün altında pinekliyordu. Tek kişilik asansöre girdi, yukarı çıktı. Dar bir demir panelin üzerinde emniyetsiz gezinmek oldukça zor ve tehlikeliydi. Sırt çantası dengesini bulmakta epey zorluyordu oğlanı. Mavi kanatlı meleğin altındaki dar çıkıntıya oturup ayaklarını aşağı sallandırdı. Öyküsünü anlatırsa kendini iyi hissedebilirdi belki. Yarısında öykü ona çok saçma gelmeğe başladı. Herkesten nefret etti bir an. Ağlamakta sakınca görmedi, nasıl olsa yalnızdı burada. Duvardaki aptal melek dışında yapayalnızdı. Bakma bana, diye bağırdı var gücüyle meleğe doğru. Sese bir güvercin sürüsü havalandı yakındaki tonozlardan. Taş zeminde koşan ayak sesleri duyuldu. Almanca bağrışmalar geldi. Müze bekçileri düdük çaldılar. Sesler mermer ve taş kaplı müzede uğultuya dönüştü.

Veli korktu, profesör ona doğru anlamadığı sözler söylüyordu. Olduğun yerde kal, diye bağırdı gençten biri. Biz seni gelir alırız. Asansörden epey uzaktaydı. Aşağı doğru baktı başı döndü. Açlık, üzüntü, gözyaşları görüşünü engelliyordu. Ayağa kalkacak kuvveti bulamadı kendinde. Akan burnunu kazağının koluna sildi. Hırsla sırt çantasını çıkarmaya uğraştı sırtından, kayışın tokası metal iskele direklerine takılmıştı, çekiştirdi, kurtaramadı. Arkasına dönüp, takıldığı yerden çıkarmaya çalışırken üzerinde oturduğu dar çıkıntıdan aşağı kaydı. Elleriyle kabartılı motiflere tutunmaya çalıştı, beceremedi. Altmış metre yüksekte sırt çantasının kayışından asılı sallanıyordu. Serafinin mavi gözleriyle buluştu mavi gözleri. Annesi düştü aklına. Melek annesi. Yanında olmadığına çok kızdı. Küfretmesine engel olamadı. Çok korkuyordu. Kalbinin atışları müzenin taş uğultusuna karıştı. Gözlerini yumdu sıkıca.

Asansörü aşağı çekemiyorlardı bir türlü. Veli şalteri yukarıda bırakmıştı. Profesör kimsenin yukarı tırmanmasını istemiyordu, bir bela yeterdi başlarına. Herkes bir tarafa koşup yardım etmeye çalışıyordu. Müze müdürü itfaiye ekibine haber verdi. Almanlar köşedeki eski ahşap merdiveni paslı tekerlerini zorlayarak Veli’nin asılı olduğu noktaya çektiler. Bağlantı yerleri pek sağlam görünmüyordu, yıllardır kullanım dışıydı. Üç parçadan oluşan hareketli merdiveni bağlı olduğu pas tutmuş çengellerden kurtarmak epey zamanlarını alıyordu.

Veli’nin sırt çantası omuzlarından kaymaya başlamıştı. Kendini içi boşaltılmış çuval gibi bırakmıştı çocuk. Uçup havalanmak, müzenin güvercinleri gibi uzaklara gitmek istedi canı. Dayısı bu akşam eve döner miydi? Annesinin sıcaklığını, alnına değen nefesini özledi. Beraber soğuk yorganın altına girer birbirlerini ısıtmaya çalışırlardı. Veli ellerini annesinin memelerine yapıştırır öyle ısınırdı. Sırt çantasının omuzlukları bedenini bıraktıkça annesine dair hatırladıkları berraklaştı. Bu kısacık zamanda, öyküsünü düşünü kurduğu şekliyle yeniden inşa etmeye başladı. Martha ne demişti, sen meleksin, kanatsız bir melek. Veli ona hikâyesini anlattığında, cennete gideceksin sen, biliyor musun, demişti. Evet, öyküsü farklı bitecekti artık. Kararını vermişti.

Füsun Çetinel - Kasım/Aralık 2011

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Son Ekleneler...